Latmos’un Kayıp Şehri

Güneş, Beşparmak Dağları’nın o sarp ve sert siluetinin ardından usulca yükselirken, gölün yüzeyi bir ayna gibi kırılır. Ben Muhittin, bu taşların aras…

Güneş, Beşparmak Dağları’nın o sarp ve sert siluetinin ardından usulca yükselirken, gölün yüzeyi bir ayna gibi kırılır. Ben Muhittin, bu taşların arasında büyümüş, her bir çatlağın hikayesini ezberlemiş biriyim. Herakleia’nın o sessiz, mağrur kalıntıları arasında yürürken, ayaklarımın altındaki her taşın altında binlerce yıllık bir fısıltı duyarım.

Taşlarla Konuşan Şehir

Burada evler, surlar ve tapınaklar, sanki doğanın bir parçasıymış gibi kayalarla bütünleşmiş. Bir zamanlar insanların kahkahalarının yükseldiği bu sokaklarda, şimdi sadece rüzgarın ve gölün kıyıya vuran o ritmik sesinin yankısı var. Taşlar soğuk ama dokunduğunda sanki bir insanın sıcaklığını, o kadim ellerin izini taşıyor gibi hissettiriyor.

Sularla Dans Eden Sır

Bafa Gölü, şehri yavaş yavaş kendine çekiyor. Suların altına gömülen sütun başları, sanki bir başka dünyaya açılan kapıların eşikleri gibi. Kıyıya oturduğumda, suyun içindeki o yosun tutmuş mermer parçalarına bakıyorum. Herakleia, sadece karada değil, suyun o karanlık ve dingin derinliklerinde de yaşamaya devam ediyor. Zaman, burada bir çizgi gibi ilerlemiyor; daha çok gölün yüzeyindeki halkalar gibi iç içe geçiyor.

Yalnızlığın Estetiği

Burası bir yıkıntı değil, bana göre hala yaşayan bir organizma. İnsanlar gitti, krallar unutuldu ama bu coğrafya, o sert kayalar ve gölün o sonsuz mavisi hala burada. Muhittin olarak tek yaptığım şey, bu sessizliğe kulak vermek. Çünkü bu şehir, konuşmayı bilenlere değil, sadece dinlemeyi bilenlere anlatıyor hikayesini.